top of page

"Nefret" üzerine

Davranışlarımızı belirleyen duygular çok çeşitli olsa da hoş duygularımızın kökünde “sevmek", nahoş olanların kökündeyse “sevmemek” olsa gerek. Varoluşumuzda bu iki temel duygunun payı yadsınamayacak kadar büyükmüş gibi görünüyor.

TDK Türkçe Sözlükte “sevgi” kelimesi; insanı bir şeye veya kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye iten duygu olarak tanımlanmış. “Sevmek” kelimesiyse sevgi ve bağlılık duymak olarak. Buradan yola çıkarsak; nefret de herhangi bir şeyi veya kimseyi sevmeme duygusunun fazlasıyla güçlenmiş ifadesinden başka bir şey değil sanki.

George Floyd’un bir polis tarafından katledilmesiyle bir kez daha gördük ki dünyada farklılıklara bağlı nefret, sevgiden daha hızlı büyüyor. Dünyayı esir alan karanlık da giderek büyüyen bu nefretten besleniyor.

Peki sevgiyi neden nefretle aynı hızda, hatta daha hızlı büyütemiyoruz?

Anton Çehov, “Sevgi, dostluk ve saygı; herhangi bir şeye duyulan basit bir nefret kadar insanları birleştiremez” demiş. Bugün dünyanın dört bir yanına yayılmış savaşların, kanlı terör eylemlerinin, din veya ırk adına işlenen vahşi cinayetlerin, yozlaşmış siyasetin ve kontrolünü yitirmiş egoların bitmeyen güç mücadelesinin ardında nefretine sarılmış milyonlarca insan olmadığını söyleyebilir miyiz?

Nefret insanları böylesine kolay birleştirirken, sevgi maalesef aynı etkiyi yaratamıyor. Küresel ısınmanın önlenmesi, kollektif gelişimin sağlanması, kaynakların adilce paylaşımı gibi insan ırkının birlikte aydınlanmasını sağlayacak niyetler -üstelik bunların her biriyle ilgilenen onlarca uluslararası kurum, binlerce sivil toplum örgütü varken- sahipsiz kalıyor. Dünyanın, açlığı hemen şu anda bitirme kudreti varken, örneğin, bu kuvvetli bir inisiyatif olarak ortaya koyulamıyor.

Peki ama neden? Burada devreye insanı insan yapan meşhur bencilliği giriyor bana kalırsa. Başkalarını yaşatmak için yapacağımız fedakârlıkların günün sonunda kendi varlığımızı tehdit edeceğinden ölesiye korkuyoruz. Bu cümledeki “başkalarını yaşatmak” ifadesini, "kendimizinkinden farklı fikirleri ya da hayat tarzlarını kabullenmek"; “yapacağımız fedakârlıkların” ifadesini de, "bunları kabullenmek için yapmamız gerekenler" olarak algılarsanız, söylemek istediğim aklınızda daha açık canlanabilir.

Yukarıda verdiğim örnekten devam edersek; ABDli Ekonomist Jeffrey Sachs, dünya üzerindeki açlığı tamamen ortadan kaldırabilmek için yirmi yıl boyunca her yıl 175 milyar dolar kaynak gerektiğini hesaplamış. Bununla birlikte, dünyanın bir yılda ürettiği ekonomik değer (GDP) 85 trilyon dolar civarında. Ayrıca, Credit Suisse Araştırma Enstitüsü raporuna göre 2019 yılında dünyanın toplam serveti 360 trilyon dolara dayanmış.

Yani insan uygarlığı için koskoca bir utanç olan açlık ve yoksulluğun kökünü kazımak için yapılması gereken, yirmi yıl boyunca her yıl dünyanın toplam ekonomik değerinin sadece binde ikisini veya birikmiş toplam servetin on binde beşini bu işe harcamak.

Peki insan dünya üzerindeki açlığı bitirmek için böyle bir fedakârlığı yapabilir mi? Bu fedakârlığı yapıp yapmamayı değerlendirirken aklımıza şunlara benzer sorular gelmiyor değil: 1. Acaba bu hesap doğru mu? 2. Peki bunca parayı kime emanet ediyoruz? 3. Diyelim ki dünyada açlığı bitirdik; sonrasında her şey güllük gülistanlık mı olacak? 4. Kendi geleceğimden emin değilken kazancımın bir kısmını buna ayırmam ne kadar doğru bir iş olur? ...ve daha bir sürüsü…

Sonunda belirsizlik, güvensizlik ve buna bağlı ortaya çıkan korkularımız, böylesine insani bir amaç için bile bir araya gelip insanlığın onurunu kurtarmamızı engelliyor.

Benim için dünyanın müzik dehalarından olan John Lennon, "Imagine” adlı şarkısında sevginin iktidarına duyduğu özlemle insanların kardeşliğine duyduğu inancı anlatır. Lennon gibi kalbi sevgiyle dolu bir gönül insanını sırf "Beatles, İsa’dan daha popüler" dediği için (hem de büyük bir hayranı olduğu halde) tabancayla vurarak öldüren Mark David Chapman acaba neden korkmuştu?

Aşağıda: John Lennon'un suikast anında yüzünde olan gözlükler (Yoko Ono)

Bir an için Lennon’un söylediğinin doğru olduğunu düşünelim. Diyelim ki sahiden de Beatles, Hz. İsa’dan daha popülerdi. Bunun ne gibi bir sonucu olurdu? Bu durum, bugün dünyanın her yanında yaşananlardan daha fena olacak hangi müthiş kötülüğe yol açabilirdi?

Montaigne, korkunun “bilinmeyenden" kaynaklandığını söyler. İlk insanların gökgürültüsü ve şimşekten korktuklarını düşünürsek, bunda hakkı var. Montaigne’den dört yüzyıl sonra yaşamış olan ünlü Amerikalı yazar H.P. Lovecraft de onun gibi düşünmüş. “En eski ve en güçlü duygu korkudur. En eski ve en güçlü korkuysa, bilinmeyene duyulan korkudur.” Kim bilir, belki Lennon da “Anlamadığın şeyden nefret etme” derken, aslında anlamadığın şeyden korkma demek istemişti.

Star Wars dünyasının savaşçı yaşam filozofları olan Jedilerin büyük ustası Yoda, korkunun insanı karanlık tarafa götüren bir yol olduğunu genç öğrencisi Luke Skywalker’a şu sözlerle anlatır: “Karanlık tarafa götürür, korku... Korku öfkeye, öfke nefrete, nefretse ızdıraba götürür.” Usta Yoda’nın dediği gibi eğer bir yerde acı varsa, orada sahiden de korku, öfke ve nefret de yok mudur?

Nikola Tesla, "Eğer nefretiniz elektriğe dönüşebilseydi, bütün dünyayı aydınlatmaya yeterdi.” demiş. Bana kalırsa bu cümlede geçen “elektrik”, “anlayış ve sevgi”den başka bir şey değil. Ve Tesla çok haklı; insanlığın aydınlanması sahiden de müthiş bir potansiyele sahip bu dönüşümde yatıyor. Ancak görüyoruz ki bunu başarmak öyle kolay bir iş olmayacak. Zira sevgimizden ziyade nefretimizi tedavüle koyuyor, sevgimizi paylaşanlardan ziyade nefretimizi paylaşanlarla birlik olmayı seçiyoruz.

Yetmez mi? Hâlâ başka sularda yıkanma zamanı gelmedi mi?

Martin Luther King, “Karanlık karanlığı kovamaz; bunu yalnızca aydınlık yapabilir. Nefret nefreti kovamaz; bunu ancak sevgi yapabilir” diyor. Dünyayı saran nefret ve karanlığı sonsuza dek yok etmenin başka bir yolu da görünmüyor. "Eskiden akıllıydım; dünyayı değiştirmek istiyordum. Şimdi bilgeyim; kendimi değiştiriyorum.” diyen Mevlâna’ya veyahut “Nefret etmek öğrenilir. Eğer nefret etmeyi öğrenebiliyorsak, sevmeyi de öğrenebiliriz.” diyen Mandela’ya kulak verip en sonunda aydınlanmaya niyet ederek spiral dinamiklerde turkuaza doğru yönelmenin zamanı değil mi?

Ne dersiniz?

Öne Çıkanlar
En Yeni Yazılar
Arşiv
Etiketler
Takip edin

Email adresinizi bırakın,

Son Okul'daki yeniliklerden haberiniz olsun.

bottom of page