Odadaki Fil

 

Credit Suisse AG tarafından Ocak 2018’de yayınlanan Küresel Varlık Piramidi raporuna göre serveti 1 milyon ABD doları ve üzeri olanların sayısı sadece 36 milyon. Dünya nüfusunun %0,7’si kadar olan bu kişiler, 280 trilyon ABD doları olan dünya varlığının %45,9’unu yani 128,7 trilyon ABD dolarını almış durumdalar.

 

Serveti sadece 10 bin ABD doları olanlara kadar inip piramidin üstüne yeniden baktığımızda oranın %30’a ancak geldiğini görüyoruz. Özetle, dünyanın %70’i müthiş bir yoksulluk içinde yaşıyor. Üstüne üstlük, dünya varlığını artıracak ne kadar girişim varsa, o varlık piramidinin tepesindekiler tarafından fonlanıyor. Ortaya çıkan yeni servetin aslan payı da yine onlar tarafından paylaşılıyor.

 

Her kurum, elbette kâr etmek için kurulur ve çalışır. Yasalara ve etik kurallara uygun olarak faaliyet gösteren, varlıklarının sorumluluklarını kavramış aydınlık liderler tarafından yönetilen, insani değerlerle donanmış samimi kurum kültürlerine sahip, kazancını şeffaf ve adil bir şekilde en üstten en alta kadar herkesle paylaşan kurumlara bir sözüm yok. Ancak ne yazık ki bugünün dünyasında faaliyet gösteren kurumsal çoğunluk öyle değil.

 

Nasıl ki bir toplum onu oluşturan bireylerin toplamıysa, kurumlar da onu oluşturan kişilerin toplamıdır. Bir şirketin kurucusu iflah olmaz bir muhterisse, şirket de kaçınılmaz olarak muhteris olacaktır. Patronu insana değer vermeyen bir şirketin insana değer veren bir kurum olması olanaksızdır. Karanlık liderlerin kurduğu ve yönettiği günümüz şirketlerinin, ilkel çağlarda önlerine gelen ülkeye saldırıp yağmalayan barbar kabilelerden hiçbir farkı yok.

 

Sırtlarını (sözde) Ayn Rand’ın rasyonel çıkarcılığına dayayarak paçayı kurtarmaya çalışan bu cüretkâr, doymaz, karanlık muhterislerin toplumun her alanındaki çoğunluk liderliğinde dünyamızın bir gün insanlık için daha iyi bir yer olacağını ummak en hafif ifadeyle saflıktır. Sanayici, girişimci ya da siyasetçi olsun, bu tür insanlar sadece kendi rasyonel çıkarları için çalışıyor, -işlerine gelmediği sürece de- başkalarının rasyonel çıkarlarını asla umursamıyorlar.

 

Biz çocuklarımıza yalan söylememeyi, aldatmamayı, çok çalışmayı, hak etmeyi, çöplerini doğru geri dönüşüm kutularına atmayı öğretip vergilerimizi daha maaşlarımızı almadan öderken; onlar daha fazla kâr için denizlere atık doldurmaktan, yeni arsalar için ağaçları kesmekten, doğru kişilerle ilişki kurarak ya da kanundaki boşluklardan faydalanarak ihale kapmaktan, vergi kaçırmak için her seferinde daha yaratıcı yollar bulmaktan vaz geçmiyorlar.

 

Parayla ilişkileri bozuk: Ya müsrifler ya cimri. Kimisi çalışanlarına zırnık vermeden tüm kazancını banka hesabında istiflerken, kimisiyse garajlara sığmayacak sayıda spor araba alıyor, tatile bile özel uçakla, helikopterle gidiyor.

 

İş modellerini herkesten akıllı olmak üzerine; diğer bir ifadeyle, insanların saflığı üzerine inşa etmişler. Adama inanıp beş dakikada sözleşme imzalıyorsun, mutsuz olduğunda beş yılda kurtulamıyorsun. Yalanda, yanıltmada, manipülasyonda, politikada ustalaşmış, sorumluluğu başkalarına yıkmakta uzmanlaşmışlar.

 

Başarıyı üç şeyden birine sahip olmakla ölçüyorlar: Servet, Kudret ve Şöhret. Şişkin bir banka hesabı, yükseklerde bir koltuk ve herkesçe bilinen bir isim, tanınan bir yüz. Bunlardan birine -daha doğrusu hepsine- erişmek için çalışıyorlar.

 

Sahip olduklarının bir noktadan sonra onlar için marjinal faydası SIFIR olsa da lanetli bir açlığa yakalanmış gibi hep daha fazlasını istiyorlar. Zaten yakından baktığımızda, dünyayı derinden etkileyen ekonomik krizlerin çoğunun arkasında bu karanlık muhterislerin sonu gelmeyen açlıkları olduğunu görüyoruz.

 

Okurken karşılarına hep gidiş yoluna puan vermeyen notu kıt öğretmenler çıktığından mıdır bilinmez; bunlar iyi niyetli gayreti, çok çalışmayı falan umursamıyor, sadece sonucu önemsiyorlar. Bu nedenle, sonuca ulaşıp başarılı olmak için de her yola sapıyor, her yöntemi deniyorlar.

 

Peki ya başarısızlık? Bu onlar için korkunç, ölümcül ve üstelik bulaşıcı bir hastalıktan başka bir şey değil. Başarısız olmaktan öylesine korkuyorlar ki modern psikoloji onların bu korkusunu bir fobi türü olarak (Atikifobi) literatüre almış durumda.

 

Dünya varlığının yarısını ellerinde tutan bu muhterisler servetlerini korumaz mı dersiniz? Ya da başka bir deyişle, dünyanın %70’i aç gezerken 30 bin Avroya Louis Vuitton çanta alanlar evlerine alarm sistemi kurmadan yaşayabilir mi? İşte bu alarm sistemi, karanlık muhterisleri sorumlu olmaktan çıkarıp tam tersine birer kahraman haline getiren medyadan başkası değil.

 

Onlar servet, kudret ve şöhret peşinde gece gündüz demeden çalışırken, medya da boş durmaz; iş insanlarını servetlerine göre sıralar, en güçlü bilmem ne listelerinde isimlerini yayınlar, dergi kapaklarını ve televizyon ekranlarını onlarla doldurur, hatta cemiyet dergilerinde parıltılı özel yaşamlarını pompalar.

Her gün, her yönden yağan bu bombardımana maruz kalıp gördüğümüz hayatlara imrendikçe, onların başarı tanımı da içten içe beyinlerimize işlenir: Onlar gibi olmak istiyorsan, sen de zengin, güçlü ve ünlü olacaksın.

 

Böylece her birimiz, kendi karanlık servet – kudret – şöhret üçgenimize hapsoluruz. Hayatımız bu üçgenin köşelerini ararken çarpıp durduğumuz kenarlardan ibaret olur.

 

Oysa çoğumuzun, bırakalım bu üçlüyü, bu üçlüden birini bile bulduğu bir hikâyesi olmayacak. Ne zengin ne güçlü ne de ünlü olacağız. Bu hedeflerin peşinde yıllarca koşup durduktan sonra bir gün umudumuzu yitirip pes edeceğiz. Kendi köşemizde oturup kaybedenlerden olmayı sessizce sindirmeye çalışırken aslında bahtımıza küsecek, giderek mutsuzlaşacak, ağır depresyonlara girecek, panik atak, diyabet, mide hastası olacak, doktorlarla ahbap ilaçlarla dost hale geleceğiz.

 

Keşke o noktada önce olanların farkına varıp “Bunda bir yanlışlık var.” diyebilsek! Ama demeyeceğiz, demiyoruz. Çünkü iç sesimiz bizi hizaya çekip, “Sen tek başıma ne yapabilirsin ki?” diyor. Biz de bayrağı usulca çocuklarımıza devredip kazanamadığımız yarışa bu defa onları sokuyoruz ve nesiller boyu bu böyle gidiyor. Halbuki neyi, niye yaptığını sorgulamayan bir insanın, kalp krizinden ölüp gidene dek her gün çemberinde koşup duran bir fareden ne farkı var?

 

Farkına varmadığımız şey şu: Başarıyı servet – kudret – şöhret üçgenine hapsettiğimizde, hayat tek çıkar yolu kazanmak olan bir yarışa dönüveriyor. Bu da yaşadığımız dünyayı karanlık bir yer yaparken, hayatlarımızı da çekilmez bir hale sokuyor. Çünkü yaşam bir yarış olduğunda sonunda mutlaka kazananlar ve kaybedenler oluyor. Ve tabi hiçkimse kaybedenlerden olmak istemiyor.

 

Bu karanlık üçgende yaşamaya mahkum edilen insan, mutluluğu başkalarına üstün olmakta, daha fazla kazanmakta, daha çoğuna sahip olmakta arıyor. Bu yüzden kendisiyle uğraşmak yerine başkalarıyla uğraşıyor; kendini (kendi) iç potansiyeliyle kıyaslayacağına başkalarıyla kıyaslıyor.

 

Yarışa girenlerin sayısı (nüfus) arttıkça imkanlar (kaynaklar) azalıyor ve hedefler de uzaklaşıyor. Bu durumda insan, hayatta kalmak için (!) yırtıcı dürtülerine daha bir dört elle sarılıp ne pahasına olursa olsun kazananlardan olmayı seçiyor.


Başkalarına üstünlüğün, kazanmanın, sahip olmanın takdir gördüğü yerde; eşitlik, yardımseverlik, paylaşmak gibi değerler birer zaaf gibi gösterilip yozlaştırılıyor. “Zenginin malı züğürdün çenesini yorar.” gibi atasözleriyle veya kıskançlık atıflarıyla kişinin insani eleştiri hakkı yağmalanıyor. “Sen kim oluyorsun?” en çok duyduğumuz cümle haline geliyor.

 

Ne yazık ki böyle bir yaşamın sonunda, insanın kan bürüyen gözlerinden; kendisine duyacağı nefretle, sadece kendisinin inanacağı yalanlardan; en nihayetinde, bütünüyle boşa geçirilmiş bir hayattan başka hiçbir şey olmuyor.

 

Amerikalılar, apaçık ortada olduğu halde sanki yokmuş gibi davranılan gerçeklere "odadaki fil" derler.

 

Bugün ortada tüm çıplaklığıyla duran büyük bir gerçek var: Son 100 yılda dünya nüfusu 3,5 kat arttı. Gelecek 100 yıldaysa bugüne göre 4,5 kat daha artacak ve 30 milyarı geçecek. Bununla birlikte, dünya varlığının adil paylaşılmadığını ve yaşam için gereken kaynakların böylesine bir nüfus artışını karşılayamayacağını biliyoruz. Dünyamızın, yakın zamanda iyice içinden çıkılmaz bir hal alacak keskin sorunlarını, kaynakları gücümüz oranında kapışarak değil gücümüze rağmen adil bir biçimde paylaşarak çözebiliriz.

 

Yalnız bunu başarabilmek için -yani spiral dinamikler teorisinin tepesindeki mercan rengine olan yolculuğumuzu sürdürebilmek için- bilim, teknoloji, tıp, tarım, sanayi gibi alanlarda yeni ve muhteşem keşifler yapmak tek başına yeterli değil.

 

Şimdi sıra, düşünce ve eylemde iki büyük devrim yapmaya geldi: 1) Başarıyı yeniden tanımlamak 2) Toplumun her alanında bu tanımı sahiplenecek ve güçlendirecek aydınlık liderler yetiştirmek.

 

Aksi halde bunca yılda akıllanan tek şey telefonlarımız olacak.

 

 

 

 

 

Please reload

Öne Çıkanlar

"Nefret" üzerine

1/10
Please reload

En Yeni Yazılar
Please reload

Arşiv