Başarı nedir?

Enerjisi hemen fark edilen, akıllı bir çocuktum. Daha ilkokula başlamadan okumayı öğrendim. Annem mimar, babam inşaat mühendisiydi. Doğuştan şanslı olduğumun, hayata pek çok yaşdaşımdan önde başladığımın farkında değildim... Gelecek parlak görünüyordu.

 

İlkokul ikinci sınıfı bitirmek üzereyken annemle babam gürültülü bir şekilde boşandı. O zamanlar Adana’da yaşıyorduk. On yaşıma yeni basmıştım. Annem, kızkardeşimi yanına alıp İzmir’e ailesinin yanına taşınınca ondan kopamadım. Ben de, bir valizden farksız, onlarla İzmir’e taşındım. Kızkardeşim benden dört yaş küçüktü. O yaşta bir çocuğun hafızasında kalanların, benimkilerden daha yıkıcı olduğunu biliyorum.

 

Üçüncü sınıf bittiğinde bu kez Adana’da yalnız bıraktığım(ız) babamı özledim. Onun yanına dönmeyi seçip dördüncü sınıfı orada okudum. Beşinci sınıfın ilk döneminin sonuna kadar Adana’da kaldıysam da, ikinci dönem başlamadan önce yine annemi özleyip İzmir’e dönmeyi isteyecektim.

 

İlkokul boyunca şehirlerarası otobüslerde tek başıma geçirdiğim yolculuklar böyle uzayıp gitti... Ne derslerime odaklanabildim, ne de tam anlamıyla yaşadığım yerde mutlu olabildim. İlkokul bittiğinde Adana ve İzmir’deki sınıf arkadaşlarımın çoğu özel kolejleri kazanmış, bense ortaokula bir devlet okulunda devam etmek zorunda kalmıştım.

 

Kim daha başarılıydı? 
Başarısız olan kimdi? 
Başarı neydi?..

 

Üniversite sınavına hazırlandığım ilk yıl aklım havalardaydı... Hayatta ne yapmak istediğim konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Daha kötüsü, bunu hiç düşünmüyordum bile. 

 

Herkes harıl harıl çalışırken, ben tam bir ayaklık içinde geçirdim koskoca yılı.... Üniversite sınavına girerken; tıp, mühendislik, gemi makine mühendisliği (!) hatta gemi kaptanlığı (!) vardı tercihlerim arasında. Aslında puanları düşük diye yazmıştım son ikisini. Ortada kalmayayım diye yani!

 

Sınavı kazanamadım. Korktuğum başıma gelmiş, çoğu arkadaşım hayata üniversiteyle devam ederken, ben ortada kalmıştım. Yaşamda yolumu kaybettiğimi düşündüğüm ilk an, o andı işte...

 

Bir sonraki yıl, insanüstü bir tempoyla çalışarak ikinci tercihimi, ODTÜ İşletme’yi kazandım. Lisedeki sınıf arkadaşlarım benden bir yıl öndeydi. Bense halen bir üniversiteyi kazanamayanların önündeydim.

 

Önde olunca ne oluyordu?
Peki ya arkada olunca?
Başarısızlık hangisiydi?
Başarı neydi?..

 

1994 yazında ODTÜ kampüsünden seçilip Unilever’de işe girdim.

 

Procter & Gamble ve Unilever... Herkesin hayalini kurduğu şirketlerdi bunlar. 1995’te şirketten ayrılıp askere gidince, geri döneyim diye maaşımın yarısını ödemeye devam ettiler. Beni beğenmişlerdi. Ben de Unilever'de çok mutluydum.

 

Geri döndüğümde -henüz 25 yaşında- Kazakistan/Kırgızistan Ülke Müdürü oldum. İki buçuk yıl içinde sıfırdan 60 milyon dolara ulaşan bir Unilever faaliyeti kurduk ekip arkadaşlarımla birlikte, o zor coğrafyada. İşimize öyle odaklanmıştık ki, pazar lideri olmadığımız bir kategori yoktu neredeyse...

 

1998’in sonunda -27 yaşındayken- şirkette 30 yaşın altında olup da Work Level 3 (yani Genel Müdür pozisyonuna bir adım) olan iki kişiden biri bendim. Rahmetli Unilever Eş-Başkanı Morris Tabaksblat tarafından kariyer planım özellikle izlenmeye başlamıştı.

 

1999 Temmuz'u başında, -bunca başarıya rağmen- beş dakika içinde kovuluverdim Unilever'den! O kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadım ki, İnsan Kaynakları Direktörünün ağzında bir şeyler geveleyerek uzattığı kağıtta ne yazdığına bile bakmadan imzaladım, hiçbir şey söylemeden, soru sormadan, yıllar önce büyük umutlarla girdiğim “U” logolu kapıdan, ağır bir travmayla çıktım.

 

30 yaş altında Work Level 3...
Sıfırdan 60M dolara ulaşan performans...

Özel kariyer planı...
Bunların hepsi boş muydu?
Palavra mıydı söylenenler?
Başarılı değil miydim yoksa?
Değilsem, başarısızlığım neydi?
Peki başarı neydi?..

 

Her sabah olduğu gibi saatin alarmı çalmadan uyandı İsmail. Hava aydınlanmamıştı daha. Yanında uyuyan eşiyle yerde yatan çocuklarına duyurmadan, usulca kalkıp odadan çıktı.

 

Tek odalı, eski evlerinin banyosundaki aynaya baktı bir süre... Sakalları uzamıştı. Gözleri, her sabahki gibi kıpkırmızıydı. Yüzünü yıkamıştı ama tırnaklarının arasına bulaşan kömür siyahı, ne yapsa çıkmıyordu. Bir haftadır üzerinden çıkaramadığı kıyafetini yeniden sırtına geçirdi.

 

Torbadaki bayat ekmekten -evdekileri düşünerek- bir çeyrek kesti. Elleri bir gazete kağıdına sarılı, birkaç yüz gram kalmış beyaz peynire uzandıysa da, durdu. Peynirin yanında duran yemeklik margarinden ince bir tabaka alıp ekmeğine sürdü ve tuzladı... 

 

Kapıyı yavaşça çekip kömür madenine doğru yola çıktı. Sahip olmadıkları için üzülmeyi çoktan bırakmıştı. Allah’a akşam eve dönmeyi kısmet etmesi için dua etti içinden, her sabah yaptığı gibi... Canını ortaya koyarak, tertemiz alınteriyle üç kuruşa karanlık dehlizlerden çıkardığı kömür, kim bilir hangi evleri ısıtacaktı.

 

Kömür karası ellerinden çıkmayan İsmail başarısız mıydı? 
Madenin sahibi başarılı mıydı?
Başarı neydi?..

 

Haftada altı gün boyunca, sekiz saatlik her vardiyasında, çöp kamyonunun arkasına tutunup 72 farklı çöp konteynerlerini boşaltıyordu Hasan. 
Tulumuna, eldivenlerine bulaşan çöp kokusu dayanılır gibi değildi; ama ekmek parasıydı işte... Aldığı paraya da para denirse! 

 

Ne yapsın? Bulabildiği iş bu olmuştu işte. Hem amirlerinin hep söylediği gibi; bu işsizlikte yerlerini dolduracak adam çoktu. Sokakları dolduran insanlar temizliğin kıymetini bilmese de, birileri mutlaka onların çöplerini toplayacaktı.

 

Hepsinden daha mı başarısızdı Hasan?
İsmail’den bile mi?
Öyleyse neden? 

Çöpçü olduğu için mi? 

Okumadığı için mi?
En az maaşı aldığı için mi?
Başarının cetveli neydi?
Başarı neydi?..

 

♆  ♆  ♆  ♆

 

 

Bana sorarsanız; başarı, bildiğimiz veya öğrendiğimiz hiçbir şeye benzemiyor.
 

Okulda göğsümüze takılan kurdeleler, aldığımız takdir belgeleri, sertifikalar, diplomalar, primler; hatta şaşaalı dergilerde, gazetelerde çıkan o parıltılı sıralamalar, listeler...
 

Bunların hepsi yalan! Hepsi illüzyon! Bana göre başarı; güç, şöhret ya da parayla ölçülemez! 

 

Bir mücadele sonunda elde edilir başarı; bu doğru; ama o mücadele, insanın kendiyle girdiği bir mücadeledir. Amaç, aldığın nefesin hakkını vermektir. Nefesin hakkını vermenin ölçütüyse, dünyaya faydalı olmaktır. 

 

Nerede olursan ol, ne iş yaparsan yap, başarın çevrene olan faydanla ölçülecek. Bir fenerin çevresini aydınlatması gibi; sen de aldığın nefesle faydalı olduğunda başarılı olacaksın... Faydan ne kadarsa başarın da o kadar olacak. 
 

Kovulsan da, sövülsen de, üzülsen de, dövünsen de... Sonucu faydan belirleyecek. 
Boşa nefes almayı bırakıp faydana odaklandığında mutlaka kazanacaksın.

Please reload

Öne Çıkanlar

"Nefret" üzerine

1/10
Please reload

En Yeni Yazılar
Please reload

Arşiv